Site Rengi

DOLAR 12,7241
EURO 14,4444
ALTIN 731,88
BIST 1.809
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul 15°C
Yağışlı
İstanbul
15°C
Yağışlı
Çar 12°C
Per 14°C
Cum 17°C
Cts 16°C

28 Şubat’ın mağdurları o günleri anlattı!.

28 Şubat’ın mağdurları o günleri anlattı!.
28.02.2021
A+
A-

“28 Şubat Postmodern darbe”nin üzerinden 24 yıl geçti. Darbeye giden süreçte toplumun yaşam biçimi, inançları ve yaşayış tarzı üzerinde oluşturulan yoğun baskı, o dönemin tanıkları ve bu baskıyı birebir yaşayanların hafızalarında hala tazeliğini koruyor.

Türk siyaset tarihinde “postmodern darbe” olarak bilinen 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) bildirisinin üzerinden 24 yıl geçti.

AA’nın aktardığı habere göre, Türk siyasi tarihine “postmodern darbe” olarak geçen 28 Şubat sürecinde mağduriyete uğrayan kişiler, başlarından geçenleri anlattı.

“BİR GRUP ZİHİNLER HALEN AYNI YERDE DURUYORLAR”

AK Parti Grup Başkanvekili Özlem Zengin, AA muhabirine, 28 Şubat’ın 24. yılına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

28 Şubat deyince aklına yalnızca bir tarih değil, Türkiye’nin ve hayatının en zor yıllarının geldiğini söyleyen Zengin, 28 Şubat’ın, aslında sistematik olarak yalnızca bir grup kadına yapılan baskının simge adı olduğunu dile getirdi.

Zengin, 28 Şubat’ın, bir gün olduğunu ancak bir süreci ifade ettiğini belirterek, şu şekilde konuştu:

“Hani diyorlardı ya, ‘Bin yıl sürecek.’ Ne kadar iddialı bir laftı. Oysa hayat enteresan. Bir tarafıyla kısa, bir tarafıyla uzun. O yıllara baktığım zaman bu kadar baskıya ve bulunduğumuz yerde hiç aydınlık olmamasına rağmen ne kadar ümitli ve barışçıl olduğumuzu görüyorum.”

Çözümü hukukta, siyasette aradıklarını ve başardıklarını ifade eden Zengin, “Başörtülü kadınların başarısı, tamamen hukuk içinde kalarak efsane bir başarıdır. Bunu tek başımıza yapmadık. Buna inanan insanlarla hep beraber yaptık.” dedi.

Zengin, bugün geriye dönüp baktığında ne kadar zor bir iş yaptıklarını daha iyi anladığını söyleyerek, şu ifadeleri kullandı:

“Kendime, ‘Bu kadar direnebilmeyi nasıl başarmışız?’ diye soruyorum. Galiba cevap, yalnızca inanmak, iman etmek. Bunun ancak iman gücüyle aşılabildiğini bugün daha iyi görüyorum.”

“Çok ızdıraplı bir süreçti”

Kendisini daha şanslı addettiğini, 2015’te başörtülü olarak aday olup seçilen ve yemin edebilen ilk milletvekillerinden olduğunu hatırlatan Zengin, şöyle konuştu:

“Şimdi de Türkiye’nin başörtülü ilk grup başkanvekiliyim. Böyle baktığımda hem çok mutlu oluyorum hem de omuzlarımda çok ağır bir yük hissediyorum. Nereden nereye geldik? Zaman içinde genç arkadaşlarımızın yaşadığı başka problemler var. Bunları da görüyorum, anlıyorum. Ama her şeye rağmen o yılları yani kendi hikayemizi, tarihimizi bilmenin çok anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bugünü daha iyi anlamak, geleceği yönetmek ve hayallerimizi daha iyi temellendirebilmek için bunu çok anlamlı buluyorum. Böyle bakıldığında 28 Şubat, bizim hayatımız.”

28 Şubat dönemine ilişkin anılarını paylaşan Zengin, 1990’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdiğini ancak normal şartlarda bir yıl süren stajının, 4 yıla varan süre aldığını anlattı.

Başörtülü olarak yemin etmesinin mümkün olmadığını anımsatan Zengin, şunları dedi:

“Bugünlerde de sosyal medyada dönüyor. İnsanların, herhalde resimlerime bakarak biraz ihtiyarladığımı görüyor olmaları lazım. O dönemki fotoğraf, 25 sene öncesine ait bir belgeselden görüntüdür. O, hayatımda yemin için yaptığım bir fedakarlıktır. Çok düşünerek verdiğim bir karardır. Zorlandığımız şey, hayatımda yaşadığım, çok ızdıraplı bir süreçti.”

“Dönemin simge kelimesi, yok farz edilmek”

O yıllarda kendi mesleğini icra edemediği için televizyon programları yaptığını dile getiren Zengin, şunları kaydetti:

“O dönem ilginç şeyler olurdu. Benimle alakalı haberler yapılırdı. Şöyle başlıklar hatırlıyorum; ‘Bir kanalda, bir başörtülünün sunduğu, bir program.’ Kanalın adı yok, benim adım yok, programın adı yok ama reytinglerde o zamanın çok önemli isimleriyle yarışan programlar yapıyorduk. O dönemin simge kelimesi her yerde ‘yok farz edilmek.’ Varsınız ama yoksunuz. Birinci oluyorsunuz, ödülünüzü alamıyorsunuz. En yakın arkadaşlarımızdan biri hukuk fakültesini birincilikle bitirdi. Birincilikle bitirdiği için onu öyle göstermemek adına törenler iptal edildi. Hemşirelikle alakalı yüksekokulu bitiren kızımızın başından kepinin çekildiği o anı hatırlıyorsunuz değil mi? Ne kadar dehşet verici bir andı.”

“Oradan mezunum, kapıdan giremiyorum”

28 Şubat sürecinin uzun süre devam ettiğini belirten Zengin, şöyle devam etti:

“2009’da yüksek lisans yapmak istedim. Mezun olduğum İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinin kapısından girip bir transkript alamadım. Oradan mezunum, kapıdan giremiyorum. Sınava giriyorum, sürekli atılıyorum. 6-7 kez ALES’e girdiğimi hatırlıyorum. Sonra Marmara Üniversitesinin Sosyal Bilimler Enstitüsü vardı. Hukukta yapmak isterken, beni fakülteden içeri almadıkları için Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde yapmaya karar verdim. Ama ilahiyat fakültesinde o tarihlerde başörtüsünün üzerine şapka koyuyordunuz. Nasıl bir görüntü olduğunu tahayyül edebiliyor musunuz? Korkunç bir görüntü. İlahiyat fakültesinin kapısından giriyorsunuz, başınız örtülü, üstüne tuhaf bir şapka koymanız gerekiyor yoksa sizi almıyorlardı. Şu an söylerken bile bir titreme geldi. Hatırlayınca bir tuhaf oldum.”

“Sosyal Bilimler Enstitüsüne gittiğinizde hiç almıyorlardı. Hemen orada yanda bir apartman vardı. Apartmanın yanında şapka takmaya çalışırdık. Alt tarafı kayıt yenileyeceksiniz. Gidip geldikçe o apartmanın kapıcısının hanımıyla arkadaş oldum. O, sağ olsun beni, ‘Özlem Hanım, buyurun gelin. Burada takın.’ diye eve davet ediyordu. Nihayetinde bunlar hayatta birkaç dakikalık işler. Bunları söylediğimiz zaman belki de bazıları, ‘Hiç öyle yapmasaydınız.’ diyebilir. Öyle hiç yapmasaydınız, o zaman direnmek de hiç mümkün değil. Ne kadar absürt olduğunu anlatmak için söylüyorum. Marmara İlahiyat’ta okurken, başörtüsünün üstü şapkayla okuyorsunuz. Onu başınızdan çıkardığınızda, o korkunç komedi halinizi değiştirdiğinizde hemen güvenlik görevlileri gelip ‘Şapkanızı takar mısınız?’ diyor. Bunlar burnumuzun dibindeki bir tarihte, 2009’da olan şeyler.”

“O gün Türkiye için dönüm noktası oldu”

Zengin, AK Parti’li 4 kadın milletvekilinin, 2013’te TBMM Genel Kuruluna başörtülü olarak girdiğini anımsatarak, “İşte o gün Türkiye için dönüm noktası oldu. Kanun mu değişti? Hayır. Yeni bir yasa mı yapıldı? Hayır. Zaten bize uygulanan yasakların hiçbirinin bir kanuni alt yapısı yoktu.” diye konuştu.

Kendisine ceza yaptırımı uygulayan İstanbul Barosunun, gerekçesini, “meslek onuruna yakışmayan hal ve hareketlerde bulunmak.” diye ifade ettiğini dile getiren Zengin, şu değerlendirmelerde bulundu:

“Dönüp baktığımız zaman bunlar tabii çok dramatik geliyor. Çünkü gönül ister ki cesur olsunlar, ‘Başörtülüsün.’ diye ceza versinler. Bunu yapamazlar. Hukuken mevzuatta böyle bir şey yok. Nihayetinde özellikle Meclisteki problem çözüldükten sonra devlet memurlarıyla alakalı bir yönetmelik düzenlendi. Çocuklarımızın eğitim öğretimiyle alakalı da bir yönetmelik vardı. Yönetmelikte ‘Başı açık olur.’ ibaresi vardı. O çıkarıldı. Nihayetinde özellikle o süreçten sonra her şey sanki hiç yaşanmamış gibi oldu.”

“Bunlar zaman zaman hani ‘had’ meselesinde olduğu gibi Genel Kurulda bir şekilde gündeme geliyor. Bize şunu diyorlar, ‘Yine mi başörtüsü?’ Biz de diyoruz ki ‘Evet yani hakikaten biz de bıktık, usandık ama siz değişmiyorsunuz, usanmıyorsunuz.’ Mesela şu günlerde yaşadığım bu tartışmalarda bizim gibi kadınlar için şöyle başlıklar açıldığını görüyorum; ‘Siyasal İslam’ın karanlık kadınları.’ İşte bu bana şunu gösteriyor, gündelik hayatımız içinde 28 Şubat’ı biz aştık. ‘Bin yılı’ atın bir kenara, biz bunu 20 yılda aştık ama bir grup zihinler halen aynı yerde duruyorlar ve bu kaygıyı biz kadınlar hissediyoruz. Gençler de hissediyor. Böyle bir kaygı var. Bu acaba hakikaten geri rücu mu edecek?”

“Ben bir remzim aslında”

Hukuk fakültesini bitirdikten sonra hakim olmayı çok istediğini, hakimlik sınavına girdiğini, daha sonra başvuru yaptığını söyleyen Zengin, şu ifadeleri kullandı:

“Başörtülü fotoğraf verdiğim için evraklarım iade oldu. Babamla bir konuşma yapmıştım ve bana, ‘Sence ne kadar sürer bu yasaklar?’ diye sormuştu. Herhalde çok uzun bir zaman dilimi olduğu için ’10 yıl’ demiştim. Babam, ‘Sen bu ülkeyi tanımıyorsun, daha çok vakit alacak.’ demişti. Tabii ki babam haklı çıktı.”

Söz konusu yasakların sona ermesinin, gerçekten 20 yılı aşkın bir zaman aldığını belirten Zengin, şunları söyledi:

“Ümit çok önemli bir şey. Siz inanırsanız, ümit ederseniz ve hukuk içinde kalarak gayret gösterirseniz, aşılamayacak bir engel olduğuna inanmıyorum. Bu yüzden 28 Şubat, Türkiye’deki kadınlar için hukuk içinde kalarak inşa edilmiş muazzam bir başarı hikayesidir ve hiçbir şey bunu gölgeleyemez. 28 Şubat’la alakalı meseleyi de öyle hüzünlü, biraz ‘marazlı’, ‘dertli’ anlatmayı da zaferimize haksızlık olarak buluyorum. Bu, çok büyük bir başarıdır. Muazzam demokrasi zaferidir. Zafer kelimesinden de rahatsız olmasınlar. ‘Zafer, düşmana karşı.’ denebilir. Biz onları hiçbir zaman öyle görmedik ama sanıyorum onlar bizi öyle gördüler. Halen daha bazıları öyle görüyor. Aşağı yukarı iki aydır şahsımla ilgili yaşadığım ki ben bir remzim aslında. Yalnızca ben olduğum için saldırmıyorlar. Ben burada o kadınları temsil ediyorum. Yalnızca görüntü olarak değil aslında hikayemle, anlattıklarımla, kelimelerimle, her şeyimle. Bu yüzden bu saldırılara baktığım zaman diyorum ki biz unuttuk ama onlar ne unutuyor ne de değişiyor.”

“Bunu yapanlar, bizden hiçbir zaman özür dilemediler”

O dönem, 28 Şubat 1997 tarihli Milli Güvenlik Kurulu (MGK) bildirisi yanlısı açıklama yapan siyasiler, sivil toplum kuruluşu temsilcileri olduğu hatırlatılarak, şunları dedi:

“Günümüzde yine bu kararlar alınsa aynı beyanı verecek olanlar olduğu görülüyor. Onlara bir mesajınız var mı?” sorusu üzerine Zengin, “Bence muhteşem bir soru oldu. Çünkü bunu yapanlar, bizden hiçbir zaman özür dilemediler. Bence pişman da olmadılar.”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarında, “başörtülü kardeşlerimiz, “bacılarımız” ifadelerini kullandığına işaret eden Zengin, şunları kaydetti:

“Tamam da ‘411 el kaosa kalktı.’ meselesinde hatırlarsanız, Anayasa Mahkemesine yapılan başvurunun altında Grup Başkanvekili olarak Kılıçdaroğlu’nun da imzası vardı. Bugün bunu söylemesi önemlidir ama bunu söylerken samimi bir özüre ihtiyaç var. ‘Biz yanlış yaptık.’ Sadece bir kişinin değil, eğer siz bir ekibi yönetiyorsanız, bir ekibin başkanıysanız yani ekip başıysanız o zaman kendi ekip arkadaşlarınızın hatta daha ötesini söyleyeceğim, sizin arkanızdaki, sizi destekleyen kitleyi de bir yerden bir yere getirmeniz lazım. Ben söylenen kelimelerin davranışlarla örtüşmesini çok önemsiyorum. Galiba bizim Usul Hukuku kitabımızın içinde, ‘Sahtekarlığın en büyüğü davranışlarınızı kelimelerle şerh etmektir.’ yazardı. Davranışları kelimelerle rötuşlamayacaksın. Gerçek neyse onu söyleyeceksin ve onun gibi davranacaksın. Bu çok önemli diye düşünüyorum.”

“Burada baktığımda noksan olan bir şey var; 28 Şubat geldiğinde, bir gönülden özür dilesinler. Askerlere selam çakıyorlardı, yargıya selam duruyorlardı, önlerini ilikliyorlardı. Hatırlayın askerler, ülkenin başbakanına ayar veriyordu. Türkiye nereden nereye geldi. En önemlisi, buraya gelmemizde AK Parti, kendi ideallerini ortaya koyarken, onu destekleyen insanlarla beraber Türkiye’nin demokratik hayatını dönüştürdü. Türkiye’de demokrasi algısını yükseltti. Özgüveni artırdı. İnsanlar, ‘Dur’ dedi. İnsanlar tanklara çıplak eliyle ‘Dur’ diyebilir mi? İşte bunu veren AK Parti’nin yarattığı Türkiye’deki demokratik atmosferdir, özgürlük alanıdır. Nihayetinde 15 Temmuz’daki o ‘Dur’ deme halinden sonra Türkiye’de bambaşka bir şey ortaya çıktı. Görüyorsunuz, artık her şey olması gereken yere geldi. Türkiye’de artık ne yargı ne asker ne bürokrasi… Bunlarla ilgili olarak Türkiye’nin siyasetindeki o baskıcı tavır ortadan kalktı. Hepsine ihtiyacımız var.”

“Yanlış anlaşılmasın, kastettiğim şey; o günkü anlayıştaki askeri, yüksek yargıyı kastediyorum. ‘Siz oyunuzu alır gelirsiniz ama biz karar veririz.’ diyorlardı. Türkiye’de artık millet karar veriyor. Onların iradesi. Bence muhalefete düşen de muhalefette farklı partilerde bunun parçası olanlar var. Tek bir partide olduğunu söyleyemeyiz. Bu konuyla alakalı gerçek bir pişmanlık ve kendi ekipleri içinde bunu artık zihinlerden silecek bir tavra ihtiyaç var.”

28 ŞUBAT SÜRECİ, HAYALLERİNİN GERÇEKLEŞMESİNE ENGEL OLDU

Türk siyasi tarihine “postmodern darbe” olarak geçen süreçte, başörtüsü yasağı nedeniyle İstanbul Üniversitesi’ndeki eğitimine devam edemeyen Nuray Canan Songür, akademisyen olma hayaline kavuşamamanın hayal kırıklığını yaşıyor.

Bu süreçte uygulanan başörtüsü yasağı nedeniyle eğitimine ara veren binlerce öğrenci arasında bulunan Nuray Canan Songür, yaşadıklarını AA muhabirine yaptığı anlattı.

Songür, 28 Şubat’ın hiç hatırlamak istemediği bir tarih ve kendisi için acılarla dolu bir dönem olduğunu söyledi. Siyasetçiler, başörtülü öğrenciler ve akademisyenler başta olmak üzere toplumun büyük bir kesimine haksızlık yapıldığını ifade eden Songür, 28 Şubat’ın sıkıntılı, zorlu ve mücadeleyi omuzlamak zorunda kaldığı bir dönem olduğunu belirtti.

28 Şubat döneminde İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksekokulu’nda 2. sınıfta öğrenci olduğunu kaydeden Songür, şu şekilde konuştu:

“Okulumuz bitmek üzereydi. Başörtüsü yasağı başlayınca okula devam edememeye başladık. Akabinde protesto eylemleri oldu. Bunlar belli sınırlar dahilinde demokratik eylemlerdi. Bugün, Boğaziçi Üniversitesi örneğinin gündemde olduğu için söylüyorum. Oradaki protestoların tam zıttı bir protestoydu. Biz, inancımızdan dolayı başörtülü olduğumuz için okullarımıza belli bir süre devam ettik. Daha sonra yayınlanan bir genelde ile anayasal olan, inancımızı taşıyabilme hakkımıza müdahale edildi ve okullara alınmamaya başlandık.”

Eğitimlerinin engellenmesine rağmen barışçıl olarak basın açıklamaları ile oturma eylemleri yaptıklarını anlatan Songür, o dönemin polislerinin buna müdahale ettiklerini söyledi.

28 Şubat’ta, bugün ile kıyasladığında çok farklı bir Türkiye tablosunun olduğunu kaydeden Songür, tamamen antidemokratik uygulamaların öğrencilerin üzerinde uygulandığı bir dönemden geçtiklerini kaydetti.

“‘Başörtünüzle okula gelmeyin’ dediler”

Bölüm müdürünün sadece başörtülü öğrencileri bir odaya davet etmesiyle okulda yasağın başladığını anlatan Songür, şunları kaydetti:

” ‘Başörtüsü artık okullarda yasaklandı, siz de başörtünüzle okula gelmeyin lütfen ya da örtünüzü açın. Bu sizin için zorlu bir süreç olacak, bunu kabul ediyoruz ama çok abartılacak bir şey de yok. Size vereceği psikolojik tahribattan, uyum sorunundan dolayı belki dersleriniz olumsuz etkilenecek diye düşünüyorsunuz ama siz sadece sınavlarda başınızı açarsanız, biz size okulu bitirme garantisi veriyoruz. Hem okulunuzdan bu yıl mezun olacaksınız hem de İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde sizi istihdam edeceğiz’ diye ucuna da ödül koydukları bir teklifle geldiler. Benim sınıfımda arkadaşlarımızdan 10 kişi başörtülüydü. Bir kısmı bıraktı. Bir kısmı sınavlarda başörtüsünü açarak kağıdını aldı, sınavını alıp tamamladı. Ben o gün sınavımı vermek istiyorsam ve sınıfa başörtüsüyle girdiysem çok büyük bir olay oluyordu. Diğer kişilere sınav kağıdı verildiği halde sınav yapılamıyordu, sınav iptal ediliyordu.”

Songür, okulların kapanmasına az bir süre kala sınava girmek için sınıfa girdiğinde öğretmeni Çiğdem Yalvaç’ın başörtülü olduğu için kendisine sınav kağıdı vermediğini ve çok hiddetlendiğini, “Ya insan gibi giyin gel ya da başörtünü aç ya da çık sınıftan.” dediğini aktardı.

Öğretmeninin kendisini işaret etmesi üzerine polis zoruyla sınıftan çıkarılıp önce Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü’ne, daha sonra da başka bir karakola götürüldüğünü dile getiren Songür, karanlık ve pis kokan bir nezarethanede bir süre kaldığını, sonra bir kağıda imza attırılarak, adliyeye sevk edildiğini kaydetti.

Songür, mahkemede kendisi hakkında “eğitim ve öğretimi engellemek” suçundan 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldığını aktararak, şunları dedi:

“Ben 2 yıl boyunca neredeyse her hafta hakim önüne çıktım. Davanın sonucunda eğitim, öğretimi engellemekten 6 ay hapis cezası aldım. O para cezasına çevrildi fakat benim beraberinde açılmış iki tane daha davam vardı. Dolayısıyla sonuçlanmak üzere olan diğer davamda, ceza alır almaz ben hapse girecektim.”

Başörtüsü yasağının kalkması için The Washington Post gazetesine açıklamalarda bulunduğunu, 32. Gün isimli televizyon programına katıldığını belirten Songür, gözaltına alındığında başörtüsünü açması, eylemlere katılmaması ve medyaya konuşmaması için kendisine gözdağı verildiğini kaydetti.

Songür, başörtüsü yasağının bir zulüm ve haksızlık olduğunu, birçok kişiyi mağdur ettiğini dile getirerek, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Peki ortada bir suç var, suçlu var. Suçlu varsa bir cezası olmalı diye düşünüyorum. O dönem akademisyenlerden Nur Serter olsun, Kemal Alemdaroğlu olsun çıkıp başörtüsü yasağını destekleyen hatta mimari olarak nitelendiren insanlar, hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edebildi. Biz ise hem fiziken hem de psikolojik olarak zarar gördük ve bir sürü bedel ödedik.”

“Karnımdaki ikiz bebekten birisini kaybettim”

Vezneciler durağında hastaneye gitmek için otobüs beklediği sırada İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde eylem yapan öğrencilerle beraber gözaltına alındığını ifade eden Songür, polislerin coplu saldırısı sonucu hastaneye getirildiğini belirtti.

O dönem karnında taşıdığı ikiz bebeğinden birisini kaybettiğini anlatan Songür, hasta haliyle kolundaki serumların söküldüğünü ve adliyeye sevk edildiğini bildirdi.

O sırada çok halsiz olduğunu anlatan Songür, şu ifadeleri kullandı:

“Boğaziçi’nde gözaltına alınmış öğrencileri görüyoruz. İşaret yapıyorlar, gülüyorlar, değişik değişik çok mutlular, kendileriyle gurur duyuyorlar. Yani bunu yapacak takatleri var. Benim adım atacak takatim yoktu inanın. İnsanları bulanık ve çift görüyordum. O kadar berbat bir durumdayım. Karnımda bir bebek ölmüş, diğeri de ölmek üzere, benim hayati tehlikem var ve polis ‘O serumlar kolundan sökülecek’ diyor ve söktürdüler. Birisini ölü, diğerini çok şükür diri olarak dünyaya getirdim. Bu mahkeme sonuçlandığında ben Kanada’daydım ve beraat ettiğimi öğrendim.”

Türkiye’de o dönem el ele tutuşarak, özgürlük zinciri eylemi yapıldığını belirten Songür, şöyle devam etti:

“Türkiye’de hem başörtüsü yasağının duyulması hem de halkın bu noktada bize desteğinin artması açısından çok ses getirdi. Uluslararası basında da aynı şekilde… Oturma ve güvercin uçurma gibi eylemler yapılıyordu. Bugünkü protesto eylemlerini kıyasladığınızda bugünkülerle hiç alakası olmayan eylemlerdi. Çünkü orada tek bir amaç vardı. Bize bir haksızlık yapılıyor ve bu devlet tarafından yapılıyor. Buradan bir geri adım atılması, haklarımızın iadesi için yapılıyordu. Yoksa bugünkü eylemler gibi polise saldırmalar, etrafa, kamu mallarına zarar vermeler, ondan sonra da hiçbir şey yokmuş gibi mahkemede, sırıtarak poz vermeler şeklinde değildi. Tamamen tam tersi. Çünkü biz neden okumak istiyorduk? İçinde olduğumuz millete, bu devlete, bu topraklara hizmet etmek için, faydalı birer birey olmak için… Engellendiğimiz zaman da tepkimiz de bunun engellenmesine dahildi.”

“Cerrahpaşa’nın önünden 20 sene geçemedim”

Songür, Türkiye’deki davalarından dolayı Kanada’ya siyasi sığınmacı olarak başvuruda bulunduğunu, buradaki hakimlere, Türkiye’de yaşananlar hakkında bilgiler verdiğini, mağduriyet yaşayanlara kefil olup onların da oturum almasına destek olduğunu anlattı.

Yaşadıklarından dolayı af ile İstanbul Üniversitesi’ne dönmediğini anlatan Songür, “Ben o okula gidip tekrar başvuramazdım. Ben oradan en son polis zoruyla çıkartıldım, gözaltına alındım, bir daha Cerrahpaşa’nın önünden dahi 20 sene geçemedim. Psikolojim onu tekrar kaldıramazdı.” dedi.

Songür, bölümünü bitirdikten sonra üniversitenin farklı bölümlerinde okuyup akademisyen olma hayalinin gerçekleşmediğini belirtti.

Başörtüsü yasağı sürerken FETÖ elebaşı Fetullah Gülen’in “başörtüsü füruattır” açıklamasında bulunduğunu, bunun akabinde müntesiplerin hemen başını açarak, kendileriyle iletişimi kestiğini dile getiren Songür, “28 Şubat’ta zaten darbecilerle, cuntacılarla yan yana olan, onları destekleyen kişi Fetullah Gülen’di. Daha sonra sanki o söylemlerinden vazgeçmişçesine bir tavır takınsa da 15 Temmuz’da, tekrar gerçek yüzü ortaya çıkmış oldu.” ifadelerini kullandı.

Songür, Boğaziçi Üniversitesi’ndeki olaylarının tamamen dışarıdan kurgulandığını, eylemleri öğrencilerin düzenlediği protestolar olarak görmediğini belirtti.

“Halihazırda bütün milletimizin de gördüğü gibi orada bir provokasyon var.” diyen Songür, şöyle devam etti:

“Bir rektörün atanmasının bahanesiyle polis arabasına saldıran, o eylemi, provokasyonu tüm İstanbul geneline yaymaya çalışan ve onların da arkasında duran bir HDP, CHP, akademisyen ve milletvekilleri var. Çünkü oradan bir Gezi olayı çıkartmak istediler. Bunu, 28 Şubat ile kıyasladığımızda, 28 Şubat’taki haksızlığa maruz kalmış biz öğrencilerin barışçıl eylemiyle hiçbir alakası yok. Eylemlerde bulunanların çoğu dışarıdan provokasyon amaçlı bir çoğu da terör örgütlerine üye olduğu ispatlanmış kişiler. Hedefleri Türkiye’de bir karmaşa, kargaşa çıkarmak. Ondan sonra dışarıdan bir müdahale olmasını istemek. Hedefleri 28 Şubat’taki cuntacıların hedefinden farklı değil. Demokratik sistemi ortadan kaldırmak. 28 Şubat döneminde başörtülü öğrencilerin dayatılan yasakların karşısında duran akademisyenler, hemen görevlerinden alındılar. Onların da sayısı çok azdı. Çünkü Boğaziçi Üniversitesi’nde demokratik bir ortam olacak. Akademisyenler açısından söylüyorum bizden yana fikri olan, bu yasağın karşısında duran kişilerin fikrini açıklaması halinde akademiden atıldıkları biz biliyoruz. Hatta yargılandıklarını biliyoruz ama bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde sözüm ona demokratik bir hareketmiş gibi onların yanında duran kişileri, eğer araştırırsanız göreceksiniz 28 Şubat döneminde aynı kişiler, başörtüsü yasağını destekleyen kişilerdi. Başörtüsü yasağını destekledikleri için bütün televizyon kanallarında karşımıza o akademisyenler çıkardı.”

Songür, üniversitelerdeki iç hiyerarşide çok ciddi sorunlar olduğunu kaydederek, şu şekilde konuştu:

“Çünkü bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde HDP’li milletvekilleri, CHP’li milletvekilleri oraya gidip o öğrencilere destek veriyorsa burada mesele öğrenci de değildir, üniversite de değildir, rektör de değildir. Bunu herkes zaten biliyor. Aynı CHP, yıllarca başörtüsü yasağının kaldırılması için yapılan bütün yasal düzenlemelerin karşısında kale gibi durmuştur. Her zaman başörtüsü yasağını desteklemiştir. Bunu hatta bir dönem siyasi söylemlerinin en baş tacı etmiştir.”

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ’NDEKİ BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI HAYALLERİNİ ERTELEMESİNE NEDEN OLDU

28 Şubat sürecinde başörtüsü nedeniyle Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olamayan, daha sonra öğrenci affıyla döndüğü okulda Fen Bilgisi Öğretmenliği Bölümü’nü bitiren Sara Çaşkurlu Akgül, kendisine yapılan haksızlığı hafızasından silemiyor.

Bu süreçte uygulanan başörtüsü yasağı nedeniyle eğitimine ara veren binlerce öğrenciden biri olan üç çocuk annesi 39 yaşındaki Akgül, yaşadığı zorlukları AA muhabirine anlattı.

Akgül, başarılı bir öğrenci olduğunu, ilkokulda, ortaokulda ve lisede takdirden aşağı not almadığını ve çocukluğundan beri hayalinin öğretmen olmak olduğunu söyledi.

Üniversite giriş sınavına girdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Fen Bilgisi Öğretmenliği bölümünü kazandığını anlatan Akgül, şunları dedi:

“Boğaziçi Üniversitesi, bildiğiniz gibi Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden bir tanesi. Aynı zamanda bizim dönemimizde üniversitelerde yasaklar olduğu için Boğaziçi Üniversitesi’nde de yasak uygulanmadığı için orayı tercih etmek istedim.”

Üniversitede, ilk sene hazırlık okuduğunu ifade eden Akgül, Türkiye’nin farklı üniversitelerinde uygulanan başörtüsü yasağının 2001’de Boğaziçi Üniversitesi’nde de uygulanmaya başladığını belirtti.

“Okula gittiğimizde güvenlik görevlileri, kapıdan bizi içeri almadılar”

Başörtüsü yasağıyla karşılaştığı ilk günü anlatan Akgül, şu şekilde konuştu:

“Okula gittiğimizde güvenlik görevlileri, kapıdan bizi içeri almadılar. Bize okula ‘başörtülü giremeyeceğimizi’ söylediler. Biz o dönemde okul önünde oturma eylemleri yaptık. Sonra bir şekilde içeri giren arkadaşlarımız oldu. Başını açarak giren arkadaşlarımız oldu. Sonra şapkayla girebileceğimizi söylediler ama dedikleri şapka, başörtüsü üzerine şapka değildi. Sadece kafanızı kapatacak, boyun bölgesi açık olacak bir şapkaydı. Daha sonraları başörtüsü üzerine şapkayı kabul ettiler. Bu süreçte de o şekilde giren arkadaşlarımız oldu, girmeyip bizim gibi şapka takmayı tercih etmeyen arkadaşlarımız da oldu. Ben şapka takmayı tercih etmedim, o şekilde girmek istemedim. Dolayısıyla üniversiteye devam edemedim.”

Akgül, başörtüsü yasağından dolayı üniversitenin önünde basın açıklamaları yaptıklarını, bildiri dağıttıklarını ve oturma eylemlerinde bulunduklarını, bu eylemlerden herhangi bir sonuç alamadıklarını ve yasağın üniversitede devam ettiğini anlattı.

Yasağın kimi zaman katı, kimi zaman da yumuşak uygulandığını dile getiren Akgül, okula ana giriş kapılarından giremedikleri için arka kapılardan bir şekilde girip derslere girmeye çalıştıklarını bildirdi.

Akgül, okulun içinde derslere başörtülü kabul eden bazı hocaların olduğuna değinerek, şunları anlattı:

“Onların derslerini tercih ediyorduk. O şekilde arka kapılardan, Aşiyan kapısından giriyordum. Sırtımızda o ağır fizik kitaplarıyla yaklaşık bir saat yol yürüyordum. Okulun içerisine girdiğimde direkt alana çıkamıyordum, yine arka yollardan dersliklere gitmeye çalışıyordum. O kadar yol gidiyorsun, bir saat yürüyorsun derse veya sınava giriyorsun, hoca diyor ki ‘giremezsin’. Tekrar gerisin geri dönüyordum. Bu durumu yaşadığım çok zaman olmuştu.”

“Fakültenin katı tutumundan dolayı bu süreçte başörtülü bir öğrenci bile mezun olamadı”

Bu şekilde dört yıl eğitim görmeye çalıştığını fakat bunun sürdürülebilir bir durum olmadığını belirten Akgül, eğitim fakültesinin katı tutumundan dolayı bu süreçte başörtülü bir öğrencinin bile mezun olamadığına dikkati çekti.

Üniversitenin mavi gömlekli güvenlik görevlilerinin kendilerini kapıdan içeri almadığını, okulun içerisinde gördüğünde ise dışarıya çıkardığını kaydeden Akgül, bu durumun kendisinde travmaya neden olduğunu, otobüste yolculuk yaparken mavi gömlekli bir kişi gördüğünde istemsizce başını öne eğip saklanmaya çalıştığını belirtti.

Başörtülü olarak fakülte binasına giren iki öğrencinin, öğretim üyesi tarafından fark edilmesi üzerine 2 haftalık uzaklaştırma aldığını, kendisinin de fakülte binasına girdiğinde bir öğretim üyesi tarafından dışarı çıkartıldığını ifade eden Akgül, bazı hocaların, “Devlet diyorsa bunu, açacaksın, okuyacaksın. Okumak istiyorsan başını açacaksın başka bir yolu yok” dediğini aktardı.

Yasak olduğu sürece başörtüsüyle üniversiteyi bitiremeyeceğini anlayınca kayıt yaptırmadığını ve kaydının silindiğini aktaran Akgül, 2008 yılında çıkan af ile Boğaziçi Üniversitesi’ne geri döndüğünü söyledi. Akgül, dokuz aylık bir bebeği varken dönem sınırı sorunu nedeniyle 2,5 senede bütün derslerini vererek mezun olabildiğini belirtti.

Eğitim hayatı boyunca sürekli başarılı bir öğrenci olduğunu vurgulayan Akgül, Boğaziçi Üniversitesi’nde, çimlerde oturup kahve içmenin, arkadaşlarıyla sohbet etmenin, ders aralarında Boğaziçi’nin o meşhur manzarasında soluklanmanın Boğaziçi Üniversitesi’ni Boğaziçi yapan unsurlar olduğunu söyledi ve normal bir öğrenci gibi okuyup bunları yaşayarak mezun olmak istediğini dile getirdi.

Akgül, her yemek yerken kampüsteki kedileri beslemek istediğini dile getirerek, şu ifadeleri kullandı:

“Benim böyle duygularım, heyecanlarım, böyle anlarım olmadı ve gerçekten bunları yaşamayı çok isterdim. Okula başladığımda da, af ile geri döndüğümde de bunlar olmadı. Okula geri döndüğümde küçük bir çocuğum vardı. Dersimi bitirip ona dönmekti benim amacım. Arkadaşlarımız, ‘Kahve içelim, meydanlarda biraz oturalım, çimlerde uzanalım’ ya da ‘şurada yemek yiyelim’ dediğinde böyle bir şey yapamadım. Bu belki basit görünebilir ama benim içimde ukde kalan bir şeydi. Bunu da yaşamak isterdim.”

“Birkaç öğretim görevlisi, yasağın karşısında olduklarını dile getirselerdi, belki biz böyle bir süreci yaşamayabilirdik”

Üniversiteye afla geri döndüğünde yaşadığı zorlukları anlattığı bazı öğrencilerin buna inanamadığını aktaran Akgül, şöyle devam etti:

“Bu sürecin kazananı yok aslında. Bu yasak uygulandı ama kaybedeni bizleriz. Ben bunu bire bir yaşadım. Her zaman Boğaziçi Üniversitesi daha özgürlükçü bir ortam olarak anıldı ama ne yazık ki biz bu süreci yaşadık, bunu kimse inkar edemez. Benim ispatlanmış bir davam da var. Ne kadar özgürlükçü olduğunu iddia etse de başörtüsü yasağı Boğaziçi Üniversitesi’nde uygulandı ve bizler de bunun mağdurluğunu yaşadık. Şu dönemde rektör ataması eylemlerinde akademisyenler, öğretim görevlileri, karşı durdular. Özgürlükçü bir ortam olduğu için buna karşı olduklarını söylediler. Eylemlerini gerçekleştirdiler. Zamanında, özgürlükçü bir üniversitede, ‘böyle bir şeyin (başörtüsü yasağının) uygulanmaması gerekiyor, eğer sizin böyle bir söyleminiz varsa bize de bu yasağı uygulamamanız gerekiyor’ diye eylemler yaptık, basın açıklamalarında bulunduk, bildiriler dağıttık. Evet, arka planda bizi destekleyen hocalarımız oldu. ‘Derse geldiğiniz sürece biz sizi derse alırız, arkandayız’ diyen hocalarımız oldu ama bu bireyseldi ve toplu bir destek değildi. Bizim de o sırada oturma eylemlerimizde, basın açıklamalarımızda yanımıza gelip bize destek olsalardı, en azından birkaç öğretim görevlisi, yasağın karşısında olduklarını dile getirselerdi, belki biz böyle bir süreci yaşamayabilirdik ve hayallerimizi ertelemek zorunda kalmayabilirdik.”

Akgül, üniversiteye girdiğinde Milli Eğitim Bakanlığından 4 senelik okulu 7 senede bitirmek şartıyla burs aldığını ifade ederek, başörtüsü yasağı nedeniyle okulu ancak af ile geri döndükten sonra uzun bir sürede bitirmek zorunda kaldığına belirtti.

Okuldan mezun olduktan sonra Bakanlığın bursu geri istediği için yürütmenin durdurulması için yerel mahkemeye başvurduğunu, davayı kazandığını dile getiren Akgül, daha sonra Bakanlığın itirazı üzerine üst mahkemede kaybettiği için bireysel olarak Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) başvurduğunu anlattı.

Akgül, AYM’nin başvurusunu incelediğini, Boğaziçi Üniversitesi’nin yasak uygulamadığını iddia ettiğini anlatarak, tanık ifadeleri, fotoğraf, video ve belgelerle yasağın olduğunu kanıtladığını, bunun üzerine kendisinin haklı bulunduğunu belirtti.

Boğaziçi Üniversitesi’nin önüne gittiğinde hüzünlendiğini ifade eden Akgül, şu ifadeleri kullandı:

“28 Şubat sürecinden 24 sene geçti. 24 sene sonunda bir kazanan olmadı ama kaybeden olarak bizler, bireysel olarak büyük şeyler kaybettik. Hayallerimizin, yaşamlarımızın büyük bir bölümü, bizler için yok ya da çok ciddi sıkıntılarla dolu… Hayallerimiz ertelendi, bu yaşıma gelmişim hala da onlara ulaşmak için çabalıyorum. Belki ilerde çabalamayacağım. Bu sürecin kaybedeni bizleriz ama kazanını yok.”

BAŞÖRTÜSÜ BASKISI NEDENİYLE 21 YIL SONRA MEZUN OLAN NİGAR ÇELİK MESLEĞİNİ YAPMAK İSTİYOR

Hacettepe Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü öğrencisiyken başörtüsünden dolayı derslere alınmadığı için devamsızlık gerekçesiyle okuldan atılan Nigar Çelik, seneler sonranDokuz Eylül Üniversitesinden 2016 yılında mezun oldu.

İzmir’de yaşayan Çelik, AA muhabirine, 1994 yılında, eğitim gördüğü Hacettepe Üniversitesi (HÜ) Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden, “başörtülü olduğu için derslere alınmadığı” için devamsızlık gerekçesiyle atıldığını belirtti

Bu süreçte memleketi İzmir’e ailesinin yanına döndüğünü dile getiren Çelik, verdiği mücadeleye rağmen okuluna başlayamadığını vurguladı.

Gelen afla 2012 yılında okuluna döndüğünü, tanınan hak ile Dokuz Eylül Üniversitesi Fizyoterapi ve Rehabilitasyon Bölümüne yatay geçiş yaptığını anlatan Çelik, 2016 yılında da lisans diplomasına kavuştuğunu hatırlattı.

Başörtülü öğrencilere yönelik ayrımcı uygulamaların çok acı ve hazin hikayelere neden olduğunu ifade eden Çelik, şu şekilde konuştu:

“İlk zamanlar çok önemsemedik, ‘Böyle bir şey olamaz.’ diye düşünüyorduk. Sonraları diğer başörtülü arkadaşlarımızla uygulamalara itiraz ettik ama baskılar katlanarak devam etti. Başörtülerini açan öğrenciler oldu. ‘Onlar Müslüman değil mi, siz neden başörtüsünde ısrar ediyorsunuz, yoksa sizin arkanızda başka bir güç mü var?’ denilerek baskılara maruz kaldık.”

“Asla ve asla sana bu diplomayı vermeyeceğiz”

Çelik, o dönemde üniversitedeki bazı hocalarının imam hatip lisesi mezunu olduğu için kendisine düşmanca davrandığını savundu.

Tek hedefinin kazandığı bölümünü tamamlamak olduğunu vurgulayan Çelik, şöyle konuştu:

“Bizimle çok uğraştılar, herkesi ayrı ayrı odalara alıyorlardı. Hocalar başımıza geliyor ve birebir baskı yapıyorlardı. İkna odalarında, ‘Sen başını açsan dahi biz seni asla Hacettepe mezunu yapmayacağız, diğerlerini mezun etsek bile seni asla etmeyeceğiz. Sen imam hatip mezunusun. Asla ve asla sana bu diplomayı vermeyeceğiz. Burada senelerini kaybetme git, ev hanımı ol, bu işlerle uğraşma.’ gibi konuşmalarla ağır psikolojik baskılara maruz kaldım.”

O günleri unutmak için elinden geleni yaptığını, bu süreçte 2 yıllık ilahiyat bölümü okuduğunu ve çeşitli kurslara gittiğini belirten Çelik, yine de yaşadıklarını hiçbir zaman hafızasından silemediğini dile getirdi.

Hacettepe’den iki sınıf arkadaşının profesör unvanıyla derslerine girdiğini belirten Çelik, şunları dedi:

“Üniversiteden sınıf arkadaşlarım benim hocam oldu. Bana yardımcı olmaya çalıştılar. Geceleri yemeğimi yapıyordum, sabahın erken saatlerinde yola çıkıyordum. Üniversiteye hazırlanan kızım derslerimi gördüğünde, ‘Anne yapamazsın başlama istersen bunlar çok zor.’ diyordu ancak derslerimi geçtim ve mezun oldum.”

Eğitimini tamamladıktan sonra çeşitli özel kurumlara iş başvurusu yaptığını ancak olumlu dönüş alamadığını aktaran Çelik, mesleğini yapma umudunu hiçbir zaman kaybetmediğine dikkati çekti.

28 Şubat süreci ve öncesinde yaşanan mağduriyetlerin unutulmaması gerektiğini vurgulayan Çelik, şu ifadeleri kullandı:

“28 Şubat öncesi başörtüsü yasakları başlamıştı. ‘Başörtüsüyle ilgili yasaklar kalkar, okulumuza özgürce girebiliriz.’ diye beklerken 1997 yılında kararlar netleşti ve çok daha fazla üzüntü yaşadık. Yaşadıklarımız gençlere korkunç bir hikaye gibi geliyor. Bizim çektiklerimizin yeni neslin çekmemesi için çok mücadeleler verildi. Şu an kızım başörtüsüyle eğitimini sürdürüyor. Bunun kıymetinin bilinmesi lazım.”

YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.